bar, bilimsel, Hacettepe Üniversitesi, restoran, sağlık, saglik riski, sigara, ... Tags: ilaç, karekod, kimlik numarasi, Korsan, kupur, sağlık, Sağlık
Kanser
Geniş bir tanımlamayla denetimsiz hücre çoğalması (Lat. cancer: yengeç’ten) ilk oluşan kanser hücrelerdeki bu denetimsiz çoğalma niteliği, kalıtsal olarak yeni hücrelere de aktarıldığından, giderek canlı vücut için olumsuz bir durum ortaya çıkar. Kısacası kanserleşen hücre, üreme denetimini, dokuya özgüllüğünü yitirmiştir. Kökeni ne olursa olsun artık tamamen değişik özelliklere sahiptir ve herhangi bir dokuya kan ve lenf yoluyla giderek yerleşebilir. Kanserleşen hücrede farklılaşma gerilemiştir. Çeşitli kanser hücrelerinin embriyonel hücre özellikleri gösterdikleri belirlenmektedir. Kanserleşen hücrenin metabolizması değişmiştir. Genellikle şeker alınımı artmış ve oksijensiz solunum oranı yükselmiştir. Kanserleşen hücrenin antijenik özellikleri ve yapısal nitelikleri değişmiştir. Normal yaşam süreci içindeki bir vücutta kanser hücrelerinin nasıl ortaya çıktığı sorusu bilim adamlarını uzun süre uğraştırmıştır. 1980′li yıllarda kanser genlerinin insanın kendi kromozomları üzerinde doğal olarak varolduğu ve bunların çeşitli etkilerle etken hale geçtiği açıklanmıştır. Kanserli hücrenin DNA’sı normal hücrelerin içine verilince normal hücrenin kanserleşmesi, olayın DNA’dan kaynaklandığını ortaya koymuştur. Bunun gibi çok çeşitli deneylerle bulgular doğrulandıktan sonraki soru “DNA’nın hangi bölümü” sorusu olmuştur, idrar kesesi kanserinde yapılan ilk çalışmalarda, bu tümör (ur) hücrelerinin genomundaki kanserleştirici bilgiyi taşıyan DNA parçasının, 5.000 nükleotidten oluştuğu saptanmıştır. Daha sonra bu DNA parçasının bir gen olduğu anlaşılmış ve buna onkogen (kanser geni) adı verilmiştir. Nitekim daha sonra sayıları giderek artan onkogen bulunmuştur. Kanser olayını açıklamak için onkogenlerin aydınlatılması, ortaya yeni bir soru çıkardı, insanın içinde yerleşmiş olan bu kanser genleri hangi etkiyle kanseri ortaya çıkarıyorlar? Bununla ilgili çeşitli maddeler suçlanmaktadır. Kanserojen madde adı verilen bu etmenler üç ana grupta toplanabilir; Kimyasal etkenler, fiziksel etkenler, biyolojik etkenler.
Kimyasal etkenler nedeniyle kanserleşmenin mekanizmasının varlığı ilk kez 1775′te Dr. Percival Pott’un ingiltere’de baca temizleyicileri arasında deri kanserinin yaygın olduğunu gözlemlemesiyle ortaya çıktı. Daha sonraki yıllarda yapılan gözlemler, günlük yaşamdaki birçok maddenin kimyasal karserojen olduğunu ortaya çıkardı. Bu liste gün geçtikçe büyüdü ve büyüyor; polisiklik karbonlar, dialkiinitrozaminler, nitrozaminler, krom, çinko, arsenik, kurşun, platin, halojenlenmiş karbon bileşikleri, atlatoksinler, sentetik östrojen hormonları, alkol, sigara, benzen, gibi. Fiziksel karsinojenler arasında vücuda yerleştirilen yabancı dokular, asbest ve radyasyon sayılabilir. Radyasyon doğrudan DNA’da zarar oluşturarak kanserleşmeyi ortaya çıkarır. Biyolojik kanser yapıcılar olarak birçok virüs türü suçlanmaktadır. Gen nakli ve genetik mühendisliği çalışmaları, retrovirus adı verilen virüs gruplarında kanser hücrelerindeki onkogenlere benzer genlerin varlığını göstermiştir. RNA’dan DNA sentezleyebilen enzimlere sahip olan bu virüs grubunun bir hücreye girmesi halindeyse hücrede kanser oluşmaktadır. Bugüne kadar retroviruslardaki onkogenlerle ilişkili 18 Proteönkogen tanımlanmıştır. Kanser yapıcı virüslerin bir bölüm de DNA taşıyan virüslerdir. Yukarıda sayılan çeşitli kanserojenlerin etkisiyle anormal bölünme özelliği kazanan hücreler aşırı bölünmeye başlayarak vücutta kitleler oluştururlar. Bu kitleler ya çevredeki hücreleri iterek ya da onların bağlantılarını eriterek yayılmaya başlarlar. Fakat vücutta rastlanılan tüm kitleler kanser olarak nitelendirilemez. Bazı kitlelere tümör (ur) adı verilir. Kanserli tümör dokularından bunları ayırt etmek için habis olmayan tümör adını alırlar. Kanser hücrelerinin en önemli özellikleri çevre dokulara zarar verecek biçimde yer kaplamaları ve birçoğunun çeşitli yollarla vücudun başka yerlerine sıçralamalarıdır (metastaz). Habis olan tümörler de iki gruba ayrılır: Birinci grup katı urlardır. Bunların belirgin hale geçişi ve yayılması uzun zaman alır. Buna karşılık lösemi gibi kan kanseri daha başlangıçta vücudun hemen her yerine yayılmaktadır. Meme ve deri kanserleri dışındaki kanserler erken belirti vermezler. Oysa kanserin erken yakalanması tedavi şansını çok artırmaktadır. Düzenli yapılan çekaplarla (toplu muayene) kanserin yakalanma şansı artar. Tıp teknolojisinde giderek artan gelişmeler kanser erken teşhis olasılığını artırmaktadır. Kanserin ortaya çıkması, gelişmesi ve tedavisini bağışıklık sistemiyle çok yakın ilişkisi saptanmıştır. Bir grup araştırıcısının ileri sürdüğüne göre insan vücudunda çok sık kanser hücreki ortaya çıkmakta, fakat bağışıklık sistemi bunu yok etmektedir. Ancak bağışıklık sistemi zayıf düştüğünde kanser hücrelerinin sayısı çoğalmaktadır. Tedavi sırasında da bağışıklık sisteminin güçlü tutulması tedavi şansını artırmaktadır.
Tedavi
Kanser tedavisi de giderek gelişen bir tıp dalı halini almıştır. Özellikle tedavide 3 yöntem bugün de temel yöntemler olarak sürdürülmektedir. Bunlar: Cerrahi teknik, radyoterapi ve ilaç tedavisidir. Cerrahi teknikte eğer tümör çok fazla yayılmamışsa tümörün tümünün çıkarılması işlemi yapılır. Birçok kanser türünde cerrahi uygulama sırasında komşu lenf düğümleri de çıkarılarak kanserli dokunun lenfe yayılıp yayılmadığı teşhis edilerek metastaza karar verilmeye çalışılır. Fakat tümör çok yaygınsa çoğunlukla tümöre dokunulmaz, yalnızca öteki tedavi yöntemlerine yardımcı olmak amacıyla küçük biyopsi alınır. Bu biopsiden tümörün tipi saptanır.Gerek cerrahi çıkarım yapıldıktan sonra gerekse cerrahi girişimini yapılamadığı tömörlerde radyoterapi uygulanır. Bunun için radyoaktif ışık kaynakları kullanılır. Kullanılan ışın türü çoğunluk ışınlarıdır. Kanserde radyoterapinin yani tümörlerin ışınlama yoluyla tedavisinin başarısı, ışınların vücudun içindeki kanser hücreleri üzerindeki etki derecesine bağlıdır. Bugün komşu dokulara zarar vermeden kanser hücrelerini yok edebilecek dozda X ışını ayarlanabilmektedir. Bu yöntemle başta deri kanserleri, bazı erbezi kanserleri, Hodgkin olmak üzere birçok kanser türünde tam iyileşme elde edilebilmektedir. Hastalığı hafifletmede de radyoterapinin büyük yararları görülmektedir. Bu yolla urlar küçükmekte; ağrı, kanama gibi belirtiler ortadan kalkmakta ve hastanın yaşamı genellikle uzatılmaktadır. Bazı kanser türlerinde son yıllarda değişik ışınlama yöntemleri geliştirilmektedir. Kalınbağırsak kanserlerinde doğrudan ışın kaynağı anüsten içeri sokularak tümörlü dokunun yanına getirilmekte ve ışınlanma sağlanmaktadır. Bir başka yöntem de özellikle bazı iyonlara seçici olarak ..tutan organların kanserlerinde kullanılır: Örneğin iyotu vücutta tiroit bezi tutar. Tiroid kanseri bulunan kişiye radyoaktif iyot verildiğinde bu radyoaktif iyot moleküllerini tiroid bezi tutar ve oraya bağlanarak kanserli dokuyu doğrudan ışınlamış olur. Kanserin ilaçla tedavisindeki ilke, Özellikle hücre bölünmesini durdurucu ya da bölünme halindeki hücreleri öldürmedir. Kanser hücreleri sürekli bölünme halinde oldukları için bu ilaçlara duyarlıdır. Fakat bu tip ilaçlardan normal nücreler de etkilenebilirler. Dolayısıyla antikanserojen ilaç adı verilen maddelerin oldukça fazla yan etkileri görülmektedir. Fakat geniş metastaz yapmış kanserlerde yayılma alanı çok fazla olduğu için cerrahi müdahale olanaksız, radyoterapiyse zordur. Tek çare ilaç tedavisidir. Bazı kanser tiplerinde antikanserdjenlerle çok başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Fakat bu ilaçlar uygulanırken özellikle en çok kemik iliği etkilendiği için hasta çok iyi izlenmeli, özellikle akyuvar sayısının çok azaldığı durumlarda ilaca ara verilmelidir. Çünkü bu durumda vücut tüm mikroplara karşı savunmasız kalmakta ve hasta septik şoka girip ölebilmektedir. Yeni denenmekte olan yöntemlerle ilaç tedavisine yeni boyutlar kazandırılmaya çalışılmaktadır. Örneğin kanserli dokuya karşı elde edilen antikorlara antikanserojen madde bağlanmakta ve böylece bu ilacın yalnızca kanserli dokuya ulaşması sağlanılmaktaydı. Bu yöntemle öteki dokular korunurken ilacın kanserli hücreler daha yoğun ulaşması sağlanmaktadır. Ayrıca bu antikorlara radyoaktif maddeler de bağlanabilmektedir. Son bilgilerle artık normal bir hücrenin hangi mekanizmayla kanserleştiği giderek açıklığa kavuşunca kanser tedavisi yeni bir boyut kazandı. Bunun için artık kanser oluştuktan sonra değil kanser oluşmadan önce bazı ilaçların kullanılabileceği ileri sürülmektedir. Antioksidan adı verilen bu ilaçlar doğrudan DNA’daki kanserleşme mekanizmasını engellemektedir. Önerilen en önemli antioksidanlarsa şimdilik şunlardır: E ve C vitaminleri, Betakaroten, Selenyum. Yapılan çalışmalarla bu maddelerin listesi giderek artmaktadır. Kanser konusundaki tüm bu gelişmelere karşın dünyadaki ölüm nedenleri içinde kanserden ölümler bugün de üst sıralarda yer almayı sürdürmektedir.
KANGREN
Beslenme yetersizliği nedeniyle dokunun canlılığını yitirmesi, doku ölümü. Çıkış nedenlerine ve seyir biçimlerine göre çeşitli adlar alır: Bazı şeker hastalarında görülen sulu kang ren; arterlerin tıkanması sonucu canlılığını yitiren doku ve organ parçasında kuruma ve sertleşmenin eşlik ettiği kuru kangren; kokuşma yapan bakterilerin hızla gelişmesi sonucu dokuda sulanma ve tiksindirici bir kokuyla belirgin kokulu kangren; travmanın yol açtığı doku yıkımına bağlı olarak gelişen travmatik kangren; bölgesel lenf akımındaki tıkanmanın yol açtığı beyaz kangren ve clostridium denen oksijensiz bakterilerle bulaşan gazlı kangren. En çok kangren yapan clostridiumlar: C perfringens, histolyticum, septicum, bifermentans. Bunlar kalınbağırsakta ve toprakta bulunur. Çeşitli zedelenmeler, yaralanmalar sonucu birtakım hücrelerin ölmesi bu bakteriler için gerekli besin kaynağını hazırlar. Öte yandan kan damarlarının zedelenmesi de bakterinin yaşaması için gerekli oksijensiz ortamı sağlar, ilkel yöntemlerle yapılan düşüklerden sonra da sık görülen bir hastalık olan kangrende klinik belirtiler mikropların girişinden 1-4 gün sonra başlar. Yara yerinde yaygın şişlik, ağrı ve geniş morartılar görülür. Yaradan kirli, kırmızımsı bir akıntı başlar. Hastalığın başlamasıyla birlikte renkte solma, vücutta bitkinlik, kalp atışında hızlanma görülür; kimi zaman ateş de çok yükselebilir. Yara yerinde gaz toplanabilir. Gazın toplanması, bastırıldığında çıtırtı duyulmasıyla anlaşılır. Hastalığa karşın henüz etkili bir aşı bulunamamıştır. Tektedavi yöntemi erken dönemde cerrahi bir girişimle yara yerindeki basıncı düşürmek ve yarayı oksijen alır duruma getirmektir. Bu amaçla geniş kesiler yapılır. Ölü doku parçaları çıkarılıp hastalıklı kasların hava alması sağlanır. Vücut uzantılarında yerleşen kangrende genellikle uzantının kesilmesi gerekir. Cerrahi tedavinin dışındapen, klindamisin, kloramfenikol gibi antibiyotikler ve yüksek basınçla oksijen vermek tedaviye yardımcı olur. Tüm tedavilere karşın, kangrende ölüm oranı yüksektir.
Hücre
Canlıların en küçük birimleri. Hücrenin mikroskop altında ilk gözlemini 1665′te Robert Hooke başardı. Şişe mantarlarından aldığı kesitlerde, şekilleri küçük odacıklar biçiminde gördüğünden, bunlara hücre (celi) adını verdi. Bu buluşu 19. yy’ın başlangıcına kadar Schleiden ve Scvvann hücre kuramını kurmaları izledi. Başlangıçtaki basit hücre kavramı zamanla, bir zarla sınırlanan ve bir çekirdekle onu saran bir. protoplazma yığını biçiminde geliştirildi. Her ne kadar hücreler canlıların en küçük yapı taşlarıdır diye tanımlansalar da hücreden daha basit ya da daha ilkel canlı birimleri de vardır. Mavi-yeşil algler, bakteriler ve virüsler gibi. Gelişmiş hücrelerde çekirdek sitoplazma-dan bir zarla ayrılır. Bu tip hücrelere “ökaryotık hücreler”, çekirdek zarı olmayanlara ise “prokaryotikhücreler” denir. Mavi-yeşil algler ve bakteriler prokaryotik hücre sınıfına girerler. Gelişmiş bir hücrede üç ana bölüm bulunur. En dış bölümü bir hücre zarı ile sarılmıştır, içte sitoplazma ve çekirdek bulunur.Hücre zan. Protein ve yağdan oluşmuştur. % 60ı protein % 40′ı ise yağdır (lipid). Lipid zarın iç bölümünü oluşturur, iki yanını ise protein tabakası sarar. Hücre zarının en önemli özelliği yarı geçirgen olmasıdır (semipermeabl). Yani küçük moleküllü maddeler geçer, büyükler geçmez. Ayrıca yağda eriyen ya da yağı eriten maddelerde zarı geçebilir.Sitoplazma’nm içinde en fazla bulunan madde sudur. Hücrenin yaklaşık % 80-85′i sudur. Öteki bölümüyse katı maddelerdir. Katı maddelerin bir bölümü organik, öteki bölümüyse anorganiktir. Organik maddelerden en önemlileri protein, yağ ve karbonhidratlardır. Yağ ve karbonhidratlar daha çok hücrenin enerji ve yedek besin kaynağıdırlar. Proteinse hücrenin temel yapı maddesidir.Sitoplazmada çeşitli biçimlerde hücre organelleri yer alır. Bunların ilki hücre zarı ile çekirdek zarı arasını boydan boya ince kanallar biçiminde sarmış olan endoplazmik retikulum’dur.Genellikle bu sistem, zarla çevrili 400-700 A° çapında tüpler, yassı tüneller; bunlara bitişik ya da serbest büyük, küçük keseciklerden oluşur. Sitoplazmada bulunan bir başka organei ilk kez Camillo Golgi’nin bulduğu Golgi Aygıtı’ dır. Golgi aygıtı, hücrede çekirdeğe yakın bölgelerde bulunan torbacıklar biçimindeki cisimciklerdir. Hücre tiplerine göre farklı büyüklüklerdedirler. Bu cisimciklerin görevi hücrenin salgı salmasını ve depolamasını.sağlamaktır. Golgi keseleri içinde çeşitli sekreyon maddeleri birikir, keselerin kenarlarında tomurcuk biçiminde vesiküller oluşur, bunlar koparak keselerden ayrılır ve serbest vakuolleri yaparlar. Bunlar gerektiği zaman zara doğru hareket ederek buradan dışarı salınırlar. Hücrelerin enerji santralleri olan mitekondrilerde sitoplazmadadır. Çift zadıdırlar, dışta bir düzgün, içte girintili çıkıntılı bir zar vardır. İçteki zarın yaptığı çıkıntılara kristü adı verilir. Bu bölümde solunum enzimleri yer almıştır. Burada Krebs çemberi adı verilen olaylarla hücre için gerekli enerji elde edilir. Endoplazmik retikulümun bazı bölümlerinde ribozom adı verilen küçük organellerin yer aldığı bölüme granüler endoplazmik retikulum adı verilir. Ribozomlar hücrede tek tek bulunur ya da 10 A° kalınlığında bir iplikle birbirlerine bağlanarak ribozom kümeleri oluştururlar. Bunlara poliribozom (polizom) adı verilir. Bir ribozom iki birimden oluşmuştur. Bunlardan biri küçük öteki büyük’birimlerdir. Yapıları protein ve RNA’dan oluşmuştur. Ribozomlarda protein sentezi yapılır. Serîtriyoller ilk kez Beneden ve Boveri’ce tanımlanan sitoplazmik prganellerdir. Genellikle hayvan hücrelerine özgü bir organei olmakla birlikte, bazı ilkel bitkilerdeki hücrelerde de rastlanmıştır. Fakat çiçekli bitkilerde bulunmaz, iki tanedir, ikisine birden Sentrozom adı verilir. Sentrozom ve sentriyol terimleri bazen eş anlamda da kullanılmaktadır. Sentriyolde protein, karbonhidrat, lipid, DNA, RNA bulunmaktadır. Bu organeller hüfcre bölünmesi sırasında kromozomların kutuplara çekilmesini sağlarlar.Hücrelerin intihar torbaları adını da alan Lizozomlar da sitoplazmanın ilginç organellerindendir. 1955′te de Düve enzimatik özelliklerinden dolayı tek zarla çevrili ve içleri yoğun bir maddeyle dolu olan bu grandileri lizozom olarak adlandırdı. Lizozomlar’elektron mikroskopunda 0,2-0, 8 qm çapında, oval ya da küresel grandiler olarak görülürler. Lizozomlar içinde proteinleri,yağları nükleik asitleri, fosfat’ve sülfatları parçalayan enzimleri taşır. Bu enzimler lizozomun zarının parçalanmasıyla sitoplazmaya dökülünce,Rı- hücre yapısının climl: 1- Plazmalik zar. 2- Hücre salgısı tanecikleri, 3- Mikro-ynpılar. 4- Sentrioller. 5-Mılekondıi. 6- Golgi nQih hücrenin teme! yapı maddeleri parçalanarak hücre dağılır. Bunun için bunlara “hücrelerin intihar torbaları” adı verilir. Özellikle hücre için sindirim işlevlerinde görev alırlar. Bitki hücrelerine özgü organel grubu p/as/;dlerdir. Bitkilerde üç tip plastid bulunur. Bunlar; fotosentez yapan kloroplastlar (yeşil renkli), yedek nişastayı depo eden İokoplastlar (renksiz), çiçek ve meyvelere renk veren kromoplastlar (sarı, turuncu renkli). Sitoplazmadaki bir başka yapıysa vakuollerdir. Bunlara kofui adı da verilir. Önceleri boş zannedilmesi nedeniyle bu ad verildiyse de şimdi bunların boş olmadıkları anlaşılmıştır, içinde hücre özsuyu ve birçok artık madde bulunmaktadır. Özellikle bitki hücrelerinde iri kofullar bulunur, hayvan hücrelerinde ise küçük kofui bulunur. Hücrelerin en önemli bölümüyse cetofdek (nukleus) bölümüdür. Bazen hücrenin orta kısmında, bazen bir kenara çekilmiş olarak bulunur. Genellikle küre ve elipsoid şekillerdedir. Çekirdeğin dışında çekirdeğin zarf içinde çekirdek sıvısı bulunur. Bölünme halinde olmayan hücre çekirdeğinde koyu renkli iplıksi yapılar görülür. Bunlara kromatin adı verilir. Hücre bölünmesi başlayınca çekirdekde kromozomlar belirginleşir. Kromozomların kimyasal bilişimi protein ve DNA’dır. Kromozomlardaki DNA hücre içindeki bütün oiayları ve kalıtımı kontrol eder. Çekirdekte ayrıca bazen bir tane bazen birden fazia çekirdekçik bulunur. Çekirdekçiler hücre bölünmesi sırasında kaybolurlar. Bu sırada çekirdek zarı da erir. Bölünme tamamlandıktan sonra çekirdekçikler yeniden sentezlenirler.
Mastürbasyon
MASTÜRBASYON, (Lat masturbari “kendi kendini kirletmek’ten). Her çeşit cinsel birleşmenin dışında, herhangi bir biçimde orgazma ulaşmak için kendi kendini cinsel uyarıda bulunma durumu. Onanizm olarak da adlandırılır. Kendi kendine doyum sağlama genellikle tek başına yapılmakla birlikte, birden çok kişinin karşılıklı doyum sağladıklarına da rastlanmıştır. Ancak bunlar uygulanışına ve uygulayan kişilerin niteliğine göre başka adlarda alırlar. Cinsel organı yaralayıcı bir biçimde yapılmadıktan sonra mastürbasyonun bedensel yönden zararlı bir yanı olup olmadığı tartışmalıdır. Mastürbasyon karşı cinsle birleşme isteğinin yerini almışsa psikolojik bir bozukluk olarak ele alınmalı ve psikiyatrik tedaviye başvurulmalıdır. Bunun dışında kalan mastürbasyonlar normal bir davranış biçimi olarak değerlendirilir. Mastürbasyonun rüyada kendiliğinden oluşması (pollüsyon), kişinin bilinç altındaki cinsel dürtülerin doyumu anlamını taşımaktadır. Uyanıkken elle gerçekleştirilen mastürbasyon, bilinçli bir biçimde baskı altında tutulmakta olan cinsel dürtü ve isteklerin bilinçli iradenin kırılması ve zorlanması olarak ele alınmaktadır. Mastürbasyonun gerek uyku içinde, gerekse uyanıkken oluşan biçimleri, kişinin cinsel içgüdülerinin yarattığı baskıların hafiflemesine yardım ettiği gibi, duygusal ve düşünsel yönden kişinin istediği, özlediği olgun ve doğal bir cinsel ilişkiye başlayacağı zamana kadar geçen süreyi oldukça daha az gerilimli geçirmesini sağlar. Ancak bu süreyi cinsel yönden özgür geçirmek isteyen kadın ve erkekler daha doğal ve gerçekçi davranmaktadırlar.
Doğum
Yeni oluşmuş yavru organizmanın bağımsız kalması. Doğum kendiliğinden olabileceği gibi birtakım aletler yardımıyla da olabilir (forseps vb.). Genel olarak bir çocuğun dünyaya gelmesi, anne karnında 275-’280 gün kalmasından sonra gerçekleşir. Bu süreyi aşan durumlarda geç doğum oluşur. 275 günden önce gerçekleşen doğumlaraysa erken doğum adı verilir. Erken ve geç doğumlar yeni doğacak bebek ve anne için tehlikelidir. Bu tür doğumlarda ölüm oranı normal doğumlara göre daha yüksek olup doğuştan anormallikler de (sakatlıklar, zekâ geriliği) fazladır. Çocuğun şu ya da bu günde doğmasının nedenleri uzun süredir çözümlenememiştir. Doğum gününü belirleyen olgunun annenin mi yoksa çocuğun mu vücudundaki değişikliklerden kaynaklandığı anlaşılamamıştır. Ancak genel kanıya göre çocuğun anne rahminden dışarı çıkmasına yol açan etken, hipofizin salgıladığı bir hormondur. Gebelik süresi sonunda bu hormonların etkisiyle rahim kasları büzülmeye başlar ve doğum sancıları oluşur. Başlangıçta hafif ve kısa süreli olan bu sancılar her yarım saatte bir gelir geçer. Doğum anı yaklaştıkça da şiddetlenir ve sıklaşır. Rahmin isteme bağlı olmayan kasılmalarına, karın kaslarının düzenli kasılmaları da katılır. Böylece, dünyaya gelecek yavrunun ilk haberleri ulaşmış olur. Artık doğum çok yakındır. Doğum sancılarının başlamasıyla annenin de yapacağı birtakım hareketler ve kasılmalarla doğuma yardımcı olması gerekir. Ayrıca çocuğun dölyatağından çıkabilmesi için, vücudunun başlıca bölümleri olan baş ve omuzlarıyla, kalçalarının birtakım hareketler yapması gerekir. Annenin hareketleri, önce, dölyatağı kasının istemsiz ve ağrılı kasılmaları daha sonra da ebenin kadına kendini zorlamasını (halk dilinde ıkınma) söylemesi üzerine dölyatağı kasıyla birlikte istemli olarak çalışan karın kaslarının çabasıyla olur.Dölüt, başının en dar çapını leğen kemiğinin en geniş çapına uydurmaya çalışır. Bunun için de başını bükerek döndürmesi gerekir. Dölütün başı, çeper kemikleri arasındaki çapıyla leğen kemiğinin üst boğazını aşınca, bir başka deyişle baş, leğen boşluğuna girince, tıpta girme hareketi denen olay oluşur. Leğen boşluğuna çapraz biçimde girmiş bulunan baş, ananın çatı kemiği altına gelecek biçimde döner ve ana rahminden dışarı çıkmaya başlar Dölütün omuz çapı, ananın çatı kemiği (kuyruk sokumu) eksenine uyar. Doğum çalışmasını oluşturan hareketler, dölütün içinde ilerlediği boşluğun yanlarını çeşitli yönlerden zorlamasına yol açar, bu da ananın derece derece sancılanmasına neden olur.Hipofiz bezinin çıkardığı hormonların etkisiyle oluşan kasılmalar sonucu, dölyatağı alt halkasının oluşumu, döl yatağının genişlemesi ve su kesesinin oluşumu gerçekleşir. Doğum sırasında dölyatağı boynu genişleyerek 9.5 cm çapında bir delik durumunu alır. Kanla karışık sümüksü zar salgısı bu genişleme sırasında oluşur ve boyunun sümüksü zar tıkacının yerinden söküldüğü anlaşılır. Ebe dölyatağı yoluna parmağını sokarak boyunun açıklık derecesini inceleme yoluyla doğum pozisyonunu anlar. Su kesesi, dölyatağının genişleyen deliğinde, çocuğu saran amnion ya da amnios (dölütü çevreleyen zarların en içinde bulunanı) zarı içindeki sıvının basıncıyla şiddetle gerilen dış zarlardan oluşur. Bu kese kendiliğinden yırtılır ya da ebe yırtar. Normal olarak su kesesi doğumun birinci bölümünden sonra patlarsa da kimi zaman bu kese çok daha önce, doğumun ilk aşamasının başında ya da daha doğum başlamadan patlayabilir, içindeki su da boşalır. Bunlara kuru doğum adı verilir.Su kesesinin rahim ağzını genişletme görevi olduğu için, doğum süresinden önce patlaması doğumun biraz daha güç ve uzun sürmesine neden olur. Ergotin, çavdar mahmuzu ve hipofiz bezi arka dilimi salgısı gibi maddeler dölyatağının kasılmalarını hızlandırır. Halk arasında sancı iğnesi denilen olay bu maddelerin anne vücuduna şırınga edilmesidir. Uyuşturucu maddeler ve morfin bu kasılmaları engeller. Bu nedenle ağrıyı kesmek için anneye bu tür ilaçlar verilmez. Afyon, papaverin, klorhidrat ve barbital özlerinden oluşan birtakım ilaçlar kas tonu-sunu (gerimini) azaltarak sancıları hafifletir.Doğumun ne kadar süreceği, çocuğun iriliğine, rahim kaslarının genişleme yeteneğine ve daha başka nedenlere dayanır. Ancak doğum olayının ortalama süresi ilk doğumda 16 saat, sonraki doğumlarda 10 saat kadardır. Kadının kasılmalardan ötürü duyduğu sancılar önce aralıklı daha sonra sıktır. Sonra su kesesi yırtılır. Yırtılma sırasında rahime gelen su berrak olmalıdır. Renkli olursa, dölütün rahatsız olduğu anlaşılır ve taşikardi (kalbin hızlı atması) de bunu doğrular. Doğum dendiğinde yalnız çocuğun doğması anlaşılırsa da tıp bakımından doğum, dölütün dölyatağındaki yaşamı boyunca onu yaşatan doğumdan sonra işlevi kalmayan ek organların da {plesentea halk dilinde son) dışarı atılmasıyla sonlanır. Bu atılma yarımya da bir saatte gerçekleşir; iki saate kadar olmazsa bir doktor çağırmak gerekir. Sonun doğması normal olarak 3 evrede oluşur: Sonun (placenta, etene) ve zarların yerlerinden kopup ayrılması; bu elementlerin dölyatağından dışarıya atılması ve dölyatağı yolundan dışarı çıkması. Sonun doğmasını çabuklaştırmak için kordonu çekmek çok tehlikelidir. Dölyatağından ne çıkmışsa saklayıp ebeye göstermek gerekir. Doğum tamamlandıktan sonra, vulva dıştan sabunla yıkanıp temizce kurulandıktan sonra merküressein ile dezenfekte edilir ve hasta, bacakları ayrık olmamak üzere uzanmış durumda bırakılır. Doğum tamamlanınca dölyatağı yeniden büzülerek gebeliğin dördüncü ayındaki durumunu alır; dibi yaklaşık göbek düzeyinde bulunur, bu sıradaki yüksekliği 20 cm, ağırlığı 1.500 gr’dır. Bu ölçüler daha sonra 7 cm’ye ve 70 gr’a düşecektir. Kadın, doğumdan sonra normal olarak birkaç gün biraz kan kaybeder, rengi solar, baygın, ölmek üzereymiş gibi bir duyguya kapılır. Doğum şoku denilen bu durum 30-40 saat kadar sürer. Ancak bu şok dölyatağındaki bir yaradan kaynaklanıyorsa uzar, kendi haline bırakılırsa ölüme yol açar. Böyle bir durumda hekim yetişinceye kadar yatağın ayak tarafı yükseltilerek hastanın başı aşağı düşürülür, vücudu sıcak su torbalarıyla ısıtılır, kuvvetli friksiyonlar (ovma) yapılır, kalbi kuvvetlendirici ilaçlar verilir; vilkamfre ve adrenalin şırınga edilerek kan nakli yapılır. Doğumların % 96’sında çocuğun önce başı çıkar. Rahmin içinde dölütün normal duruş biçimi baş aşağı kollar ve bacaklar kıvrık durumdadır. Bunun için doğum sırasında önce başın dışarı çıkması normaldir. Kafanın yuvarlak ve bir ölçüde sert oluşu da doğum sırasında rahmin ağzını açmak konusunda büyük yardımcıdır. Çocuğun rahim içindeki duruşu başka türlü de olabilir; doğumdan önce yüz, kol ve bacağın çıkması da olasıdır. Doğumların % 3′ ünde çocuğun önce kalçaları sonra ayakları çıkar. Bunlara ters doğum denir. Bununla birlikte gebeliğin büyük bir bölümünde çocuğun rahim içinde ters dururken doğuma yakın düzelmesi çok görülen bir şeydir, Doğan çocuğun ilk yaptığı hareket ağlamaktır.Çünkü ana rahmindeki sıcak çevreden ansızın daha soğuk çevreye çıkmak, çocuğun yaşamında büyük değişikliktir. Ayrıca doğum sırasında rahimden geçerken de vücudu sıkışmıştır. Öte yandan doğumla birlikte çocuğun anne vücudundaki kan’ dolaşımıyla bağlantısı kesilir, oksijen ve besini artık bu kaynaktan alamaz. Böylece ağlamakla ciğerlerini genişletir ve gereksinimi olan oksijeni doğrudan doğruya dışardaki havadan alır. Bilindiği gibi yumurtayla tohum hücresinin birbirleriyle birleşmesi fallop borusu içerisinde olur. Sonra aşılanan yumurta boru içinde aşağı doğru kayarak rahim içine yerleşir. Ancak kimi zaman aşılanan yumurta bu yolculuğun sonuna ulaşamadan bir yerde takılı kalır. Bu durum dış gebelik dediğimiz sakıncalı durumu oluşturur. Böyle bir gebelikten canlı bir çocuğun doğması olanaksızdır. Bu nedenle ameliyat kaçınılmazdır. Gebelik kadının yalnız üreme organlarını değil, tüm organlarını etki altında bırakır, doğumsa döl yolundaki organları etkiler. Bebeğin dışarı çıkışı sırasında rahim boynu, vagina, dış cinsel organları hayli genişler. Ancak bu değişiklikler geçici olup yıpranan organların onarılması kısa- sürede gerçekleşir. Doğumdan’ sonra kadının yatakta yatma süresi genel olarak bir ya da iki haftadır. Bu onun bedeninin durumuna ve doğumla ilgili organlarının daha çabuk ya da daha yavaş normale dönmesine bağlıdır. Köylü kadınlar çoğunlukla üç gün yattıktan sonra ayağa kalkar ve işe giderler. Hatta bazı ilkel kabilelerde doğuran kadın ancak birkaç saat dinlenir. Doğumun mutlaka çok sancılı geçmesi gerekmez. Basit kabilelerde ve köylüler arasında doğum çök basit ve kolay geçer. Bunun nedeni kadının sürekli açık havada, bol güneşte yaşaması, aldığı besinlerin bol vitamin içermesi, iskeletinin iyi gelişmiş olmasıdır. Aynı zamanda çok ağır işlerde çalışması karnındaki bebeğin çok büyümesini engeller. Buna karşın kent yaşamının sinirleri gergin tutması nedeniyle gebelik ve doğumla ilgili kasları yeterince gelişmemiş olan kentli kadında doğum güçtür. Bu yüzden günümüzde sezaryen ameliyatları kentlerde oldukça artmıştır. Bu ameliyatlarda önce karın sonra rahim açılarak çocuk dışarı alınır. Doğumun son aşaması olan plesentanın (sonun) yapısı mineral ve protein bakımından oldukça zengindir. Hayvanlar doğumlarından sonra plesentayı yerler. Bu onlar için hazır besindir. Afrika’da birtakım ilkel kabilelerde de doğumdan sonra sonun yendiği bilinmektedir. Son yıllarda ABD’de doğum sonrası, plesentanın yenmesi yaygınlaşmaktadır. Doğum sonrası hastalıkları günümüzde oldukça azalmış olup bunların en önemlileri enfeksiyonlara bağlı olanlardır. Sorumlu mikrop, genellikle bir streptokok, kimi zaman da gazlı kangren etkeni olan Bacillus perfringens’tir. Bu rahatsızlıklar genellikle uzamış doğumlardan ya da dezenfekte edilmemiş ortamda yapılmış doğumlardan sonra görülür. Zarların erken yırtılması da enfeksiyon hazırlayıcı etmenlerdendir. Hastanede doğan çocuklar dezenfekteli suda yıkanır. Göbekleri gazlı bezlerle sarılarak mikrop kapması önlenir. Yeni doğmuş çocukların gözleri ışıktan çok etkilendiğinden göz kaslarını rahatlatıcı merhemler sürülür. Evdeki doğumlarda suyu dezenfekte etmek için tuz, gözler içinse limon kullanılır. Bebek doğduktan 4-5 saat sonra meme emmeye başlar. Anne sütü yeterliyse bebek yalnız meme emerek 6 ay beslenebilir; yetersizse başka süt ve pirinç unuyla beslenmesi yapılır. Günümüzde tıp teknolojisindeki gelişmeler doğumun daha kolay ve ağrısız olmasına da katkıda bulunmaktadır. Buna doktor gözetiminde vücudu ve bazı kasları geliştiren ekzersizler ve psikolojik hazırlık da eklenince anne ağrısız doğuma hazır hale-gelmek-tedir. ABD ve SSCB’de bazı yöntemler denenerek (su içinde doğum) ağrısız doğuma ulaşılmak istenmektedir.
Keratokonusun nedenleri nelerdir?
hastalığın ortaya çıkmasına neden olan belli bir faktör yoktur bazı hastalıklarda bildiğiniz gibi genetik olabilir bazı ailelerde keratokunus görüldüğünü biliyoruz ama tamamen ailesel diyemiyoruz bununla birlikte bazı hastalıklar özellikle alerjeli kişilerde bu hastalığın daha çok göründüğü bu konuda daha bir kesit. ama her alerjisi olanda bu hastalık olmuyor fakat keratokunusu olan kişilerde alerjik reaksiyonların daha fazla olduğu kesin tam olarakta hastalığın nedeni bilinmiyor. bu olayın kalıtsal yada faktörlerle ilgili olan kısmı ama bir diğer kısmı var alerjisi olan kişilerin gözlerini ovmasına bağlı olarak korneanın çatısını tahrip ettikleri düşünüyor şimdi sık sık gözlerini ovalayan çocuklar özellikle alerjik çocuklarda eğer çok sık gözlerini ovalıyorlarsa o zaman göze a normal bir basınç yüklemesi oluyor yani bir futbol topunu sıktığımızı düşünelim aşırı derece sıkarsak dikişlerin biraz daha zayıf olduğu yerler bomba yapacaktır aynı şey göz içinde geçerlidir ve korneanın çatısında fibriller yapısında bozukluk yaratabiliyor bu ovalama o yüzden bütün hastalara ben gözlerinizi ovalamayın diye ısrarla rica ediyorum böyle bir hastalığa neden olmasın diye.
Göz ameliyatları keratokonusa neden olur mu?
Lazerle yapılan uygun seçilmemiş gözlerde keratokunus hastalığını provake edebiliriz yani böyle alal acele muayne edilmiş kornea kalınlığı düzgün şekilde bakılmamış topokgrafik ve gerekli incelemeler ve analizleri yapılmamışsa bazı ortaya henüz çıkmamış olan keratokunus yani keratokunus ortaya çıkmış hastalık yada gizli keratokunus . keratokunus olan bir kişinin herhangi bir rahatsızlığı yokken eğer böyle bir lazer yapılırsa bu hastalığın ilerlemesine neden olur. keratokunus hastalığı ilerleyici bir hastalıktır eğersiz hastalığın başlangıç safhasında tanıyamazsanın ve o kişide keratokunus varsa lazik yapılırsa yada lazer yapılırsa keratokunus hastalığının ilerlemesini hızlandırmış olursunuz.
Baş dönmesinin nedenleri neler olabilir?
baş dönmesinin sebepleri arasındaki hastalıklarda iyi huylu olanlar var kötü huylku olanlar var iyi huylu olanların arasında bir takım ilaçlar sebep olabiliyor bazı antibiyotikler vs. ilaçlar ayrıca bazı enfeksiyonlar baş dönmesine yol açabiliyor özellikle idrar enfeksiyonlar bakteriyel enfeksiyonlar sebep olabilir. menier hastalığı dediğimiz özel bir hastalık var bulantı baş dönmesi kulak çınlamasıyla giden bir hastalık. emes dediğimiz hastalığı baş dönmesi yapan hastalıklardan birtanesi kafa tramvaları baş dönmesi yapabilir beyindeki tümörlerden iyi huylu yada kötü huylu tümörler denge merkezimi sendeleyerek yine baş dönmesine neden olabilir. yine beynimizdeki damarların bazı hastalıklarında bunların kanamaları tıkanmaları bunların hepsi baş dönmesine sebep olabilir. bu baş dönmesi sebepleri içindede en önemlisi panik atak panik atağı olan kişilerde gerçekten baş dönmesi çok sık görülüyor şimdi baş dönmesiyle birlikte kişide görme bozukluğu bulanık görme çift görme bi bölgeyi görememe gibi belirtiler varsa bulantı ve kusma varsa kişide son zamanalarda iştahsızlık kilo kaybı ateş terleme gibi bir takım belirtiler varsa bu baş dönmesi gerçekten önemli bir hastalığı gösteren bir belirtidir diye düşünüp biran önce doktora görünmekte fayda var
Baş dönmesinin sebebini bulmak için ne tür tetkikler yapılır?
baş dönmesi bir hastalık değil bir belirtidir altta yatan hastalıkları bulmak gerekiyor sebep olan bir çok hastalık var onları biraz önce belirttim düşündüğünüz her hastalığa uygun tektik yöntemleri var tabi öncelikle hastayı incelememiz gerekiyor şikayetlerini soracağız işte hastanın çevreniz sizin etrafınızda dönüyor yoksa siz mi eşyalar etrafında dönüyorsunuz başınızı sağa yada sola çevirdiğinizde baş dönmesi oluyor mu yattığınız zaman bir baş dönmeniz varmı bulantınız kusmanız varmı bunların hepsi hastadan öğreneceğimiz bilgilere göre altta yatan hastalığa doğru yönelmemizi sağlar. ikincisi hastaya tasiyon ölçmemiz gerekiyor bu en başta çok önemli çünkü yüksek tansiyonda bşa dönmesine sebep olur beyindeki damarlarıda etkilediği için artı bir takım kan ve idrar tahlilleri yapılmasında fayda var çok basit olarak işte hastanın şekeri varmı kolestrol yüksekliği varmı kan yağları yüksekmi bunlar baş dönmersine sebep olacak bir takım hastalıklar ayrıca kulak burun boğaz ilgili iç kulakla ilgili bir takım hastalıklara bağlı olarakta baş dönmesi olabilir orta kulak iltihaplarında olabilir böyle bir şikayeti varmı yokmu kulaklarının iyi muayne edilmesinde fayda var birde beyin fonksiyonları iyi değerlendirilmeli yani mutlaka bulantı kusma baş dönmesi bir denge bozukluğu varsa kranial emar istenip beyinde bir tümor varmı yada damarlarda bir tıkanıklık bir kanama varmı bunu ekarte etmekte fayda var yani düşündüğümüz hastalığa uygun tektikleri yapmamız gerekmektedir.
Keratokonus sık rastlanan bir göz hastalığı mı?
keratokonus hastalığı sık rastlanan bir hastalık değildir hatta bundan 20 yıl öncesi filan çok daha az rastlanıyor buda işte 100 binde 125 , 150 kişide filan görülüyordu bu hastalık ama şuanda son yıllarda hastalığın 100 binde 200 , 250 lere ulaştığı daha fazla arttığı tespit ediliyor birde eskiden keratokonus hastalığnı ortaya çıkaracak yeterli cihazlar yoktu çünkü ortaya çıkartılabilmesi için korneanın analizinin yapılması lazım topografilerin yapılması lazım kornea arkası çekimlerinin yapılması lazım bu şekilde ortaya çıkarılıyor bir yanda hastalığın ortaya çıkartılmaları arttı bir yanda da hastalığın artışı olduğunu düşünüyoruz kadın erkek oranına gelince kadınlarla erkek arasında herhangi bir fark yok.aşağı yukarı eşit. korneada ki herhangi bir hastalığın keratokonus’a neden olduğuna dair herhangi bir bilgi yok yani neden bilinmeyen bir hastalık keratokonus fakat bununla birlikte alerjisi olan kişilerde bu hastalığın daha sık görüldüğü tespit edilmiştir alerjik kişilerde acaba alerjiye bağlımı keratokonus oluyor yoksa alerjik olan kişilerin gözlerini ovalamasından mı kaynaklanıyor diyor ayrımını yapmak lazım. çünkü gözü ovalamak gözde bazı mekanik problemler yaratabilir.
Keratokonus operasyonunun riskleri var mı?
Cerrahi işlem korneası incelmiş bir kişinin gözüne bir tünel açıyorsunuz yani incecik kornea yarım mili metre kalınlığı olmayan korneanın içersine tünel açıp onun içersinede 400 yada 450 mikron kalınlığında ring yerleştiriyorsunuz türkçe olarak halka diyoruz yarım halkalar yerleştiriyorsunuz. tabi ki operasyon olarak hassas bir operasyon ince bir cerrahi gerektiriyor ayrıca bu tüneli açmak için lazerde kullanılabiliyor yada manuelde yapılabiliyor ikiside mümkün birde kullanılacak ringlerin çeşitli tipleri var yani kabaca söylüyecek olursam 20 ayrı ring ve daha fazla kombinasyon yapılabilir 2 tane ring olduğu için bunlarda bu konuya gerçekten ilgilenen kişiler onlara uygun ringleri taktıklarında uygun açılarda taktıklarında bunların karararını oldukça hassas bir hesaplamalar gerekiyor.
Keratokonusun belirtileri nelerdir?
Keratokonusun belirtileri değişik yaşlarda ortaya çıkabilir baz<ılarında 12 .13 yaş arası bazılarında 25. 30 lu yaşlarda ortaya çıkabilir hatta 25.30 lu yaşlarda görmesi azalan birisinde bazen emarlar filan yapılır ya bunun niye görmesi az ilk bakışta gözde fazla bir bulgu yoktur. göz doktorları bu hastalığı eğer tanıyamazlarsa hastaya emarlar yapılır beyin tümorü araştırmaları yapılır bunlar gereksizdir. sıkı bir göz analizi yapıldığında latent olan gizli olan hastalık ortaya çıkarılır. yani ilk belirtiler görmede azalma puslu görme ve astigmatta artış şeklinde ortaya çıkar. hastaların genelde şikayetleri şu şekilde olur doktor bey ben bir doktora gittim bir gözlük verdi başka bir doktora gittim başka doktor gözlük verdi bakalım siz ne vereceksiniz diye gelir gerçektende her doktor ayrı numaralar bulur o bömlelikten dolayı ve hasta sık sık gözlük değiştirir doktor bey son 2 yıldır 3 kere gözlük değiştirdim der bu hastalığın ilerleyişinden dolayıdır hatta acaba doktorlar bana yanlış gözlük mü verdi diye düşünebilirler ilerleyen pusl görmeler sık gözlük değiştirmeler bize keratokonusu düşündürmelidir. erken teşhis tedaviyi düzenlemek açısından çok faydalı olur erken teşhis sayesinde eğer ki gözünü fazla ovalayan birisiyle ısrarla gözünü ovalamamasını söyleriz hastalığı daha fazla ilerletmesin diye. keratokonusu olan birisi gözünü ovalaması demek minarenin tepesinden aşağıya doğru bakmak beni ürkütüyor çünkü çok ciddi sonuçlar hatta o bömbelik korneanın incelmiş olduğu yerden korneanın patlamasına neden olabilir bu kadarda tehlikelide birşeydir ve göz suyu ordan dışarıya akabilir. o yüzden göze dokunmamak en doğru şeydir.
Lens kullanmak keratokonus riskini artırır mı?
Lens kullanmanın direk keratokunus’un ortaya çıkmasına etkisi yok hatta ilk etapta gözlükle memnun olmayan keratokunus hastaları lens takmak isteyebilirler fakat onların gözlerinde ki aşırı bombelikten dolayı lenslerde o gözde rahat durmaz hastalarda çokta memnun olmazlar özellikle yumuşak lensler keratokunusta ki kişinin astigmatını düzeltmez sert lensler kullanılabilir sert gaz geçirgen lensler vardır o astigmatı biraz daha azaltır. ama bu arada da şunuda söylüyeyim lensler tabi belli bir rahatlık sağlanıyor ama tedaviyle ilgili bazı gelişmeler olduğu için tedaviye de çok fazla geçikmemek gerekiyor.
Baş dönmesini azaltmak için ne yapılabilir?
öncelikle ani hareketlerden kaçınmak gerekiyor baş hareketlerimizi misal aniden sağa sola çevirme bunlar baş dönmesini tetikleyebilir ikinci bir konu oturduğumuzda ayağa kalkarken yada yatarken yataktan kalkarken yine yavaş olarak kalkmak lazım hatta önce sağımıza dönüp baş dönmemizin üstüne biraz bekleyip yine oturup 15 20 saniye oturup ayağa kalkmak çok büyük fayda getirir çünkü ani kalktığımız zaman hem baş dönmesi sebebi zaten baş dönmesini oluşturcak bide tansiyon düşüküğüne sebep olacağı için baş dönmesi dahada artacaktır gözleri kapatmak baş dönmesini birazcık azaltabilir çünkü çevremizdeki eşyaları görmediğimiz için baş dönmesini daha az hissetmemizi sağaıyabilir ama tamamen geçirmez tabi ki bu açıdan gözlerimi kapatmakta fayda var iç kulakla ilgili bazı hastalıklarda da da bir takım baş ve boyun hareketleri kulak burun boğaz uzmanı tarafından yapılarak o manevrelarla kişinin baş dönmesi de geçirilebilir. bazen beyine giden taze kan getiren damarlarda da bir daralma olabilir bu durumlarda da boynumuzun birazcık daha yüksekte yatmasında fayda var.
Baş dönmesi sorunu yaşayanlar nelere dikkat etmeli?
baş dönmesi olan kişilerin en az 6 .7 saat uyumaları gerekiyor hem beyin hem diğer vücut prganlarının dinlendirilip daha uygun hale gelmesini sağlıyor özellikle vitaminlerine çok dikkat etmeli mesela bazı vitaminler var k eksikliğii baş dönmesine sebep olabilir en önemlisi B12 vitaminidir bu B12 vitamini içeren et gibi artı yeşil sebzeler gibi yumurta gibi bu tür gıdaların alınmasında çok fayda var vitamin yönünden iyi desteklenmeli tabi stres pani katak baş dönmesinin başlıca sebeplerinden birtanesi strestende ne kadar uzak durabiliriz böyle bir çağda ama yinede uzak durmak gerekiyor. alkol ve sigara baş dönmesini arttırabilir çünkü beynin oksijenlenmesi yada beyine giden kan miktarının etkiledikleri için baş dönmesi olan bir kişide dahada arttırabilir hem alkol hem sigaradan uzak durmak gerekir.
2009 6. Sınıf Sbs Sonucu Açıklandı.
Bu sene ilk defa Sbs’na giren 6. sınıfların Nihayet Sbs sonucu bugün açıklandı.
6. sınıf öğrencileri 2009 Sbs sonucunu http://sbs2009.meb.gov.tr/ adresinden Tc kimlik numaralarını yazarak öğrenebilecekler.
Bütün 6. sınıf öğrencilerine başarılar dileriz.
Bunları da okuyun
- 28 Mayıs 2009 — Adana – Antalya- Ankara İllerindeki Anadolu Lisesi Taban Puanları.
- 28 Mayıs 2009 — Ardahan- Çorum İllerindeki Anadolu Lisesi Taban Puanları.
- 28 Mayıs 2009 — Denizli- Hatay İllerindeki Anadolu Lisesi Taban Puanları.
- 27 Mayıs 2009 — Iğdır- İstanbul İllerindeki Anadolu Lisesi Taban Puanları
- 27 Mayıs 2009 — İzmir – Kayseri İllerindeki Anadolu Lisesi Taban Puanları
Kabızlık İçin Bol Bol Posa Tüketin.
Kabızlık her yaşta kişide görülen bir sorundur.
Başlıca sebepleri yemeği düzensiz yeme, sıvı ve posanın yeterince alınmaması, hareketsiz bir hayat sürme sayılabilir.
Ayrıca iş hayatı ve stres bir çok barsak ile mide hastalıklarının sebepleri içerisindedir.
Posa Nedir?
Posa, vücudumuza enerji vermeyen besinin bir ögesidir . Vücuttan genellikle daha kullanılmadan atılır. Ancak sağlık açısında faydaları çoktur.
Posa Neye Yarar?
1. İdeal beden ölçüleri sağlar,
2. Kalbiniz için çok faydalıdır.
3. Kan şekerini kontrol eder.
4. Kabızlık ve hemoroidden korur.
5. Bağırsak Gazını giderir.
Bunları da okuyun
- 30 Mayıs 2009 — Barsak Gazı ve Şişkinlik İçin Limon Suyu: İbrahim Saraçoğlu
- 30 Mayıs 2009 — Kabızlık için Zeytinyağlı Pırasa Yemeği: İbrahim Saraçoğlu
- 31 Mart 2009 — Şişkinlik ve Barsak Gazı İçin Doğal Çözüm: İ. Saraçoğlu
- 27 Şubat 2009 — Basur, Kabızlık, Mayasıl Kürü: Ahmet Maranki.
Memur Alımı Sınavında Değişiklik Yapıldı
Kamuya memur olarak ilk kez atanacaklar memur adayları için yapılan sınavlarda değişiklik yapıldı.
Resmi
Gazete’de yayınlanan yönetmeliğe göre; kamu kurum ve kuruluşları
başvuran adayların bilgilerini ÖSYM’ye bidiriyorladı. Yapılan
deği
